1980 li 90 lı Yıllarda Sümerbank'ta çocuk olmak
Bizler seksenli doksanlı yılların, İnternetten uzak, şanslı, cıvıl cıvıl Nazilli Sümerbank çocuklarıydık, ağaçlara tırmanır; Lojmanların bahçesinden, meyve toplardık; Hep birlikte yediğimizden mi bilinmez, pek lezzetli olurdu o meyveler, :Pazardan, manavdan alınan meyvelere hiç benzemezdi; Bazen çok acele eder daha olgunlaşmadan yiyiverirdik erikleri, o ekşi tadı, hatırlamayan yoktur herhalde.
Sümerbank Lojmanlarının, çamla kaplı, tam bisiklet sürmelik yolunda, kimi çocuklar kaldırımlara sıralanır, kimi çocuklar lojmanlardaki yeşil alanlarda futbol, yakan top oynar, kimileri ise doya doya bisiklet binerdi. Elbet bizim dönemimizde de oyunlar vardı televizyona bağlanan kumandalı oyun konsolları, tetrisler, iki ucunda top olan şak şak ses çıkaran, , adı lak lak olan, basit düzenek oyuncaklar, kurmalı ışıklı fırıldaklar, plaklı bebeklerimiz, genellikle erkek arkadaşlarımızın oynadığı pilli robot oyuncaklar dönemin en gözde oyuncaklarıydı.
Hele zaman zaman İzmir Sümerbank misafirhanesinde kalmak suretiyle, İzmir ziyaretlerimiz olurdu, mutlaka İzmir Fuara uğranır heyecanla hayvanat bahçesi gezilirdi; O zamanlar Hilton otelin alt katında fame city oyun salonu vardı ki o yıllara göre oldukça ayrıcalıklı bir oyun salonuydu. O yıllarda böyle oyun salonları yok denecek kadar az hatta sayılıydı. Bu oyun salonuna giren her çocuk genç, hatta çocuklarını eğlendirmeye giden anneler, babalar buradan çıkmada güçlük yaşardı.
Öyle her yerde her istediğimiz oyuncak bulunmazdı bu kadar çeşit, bu kadar çok ürünün mevcut olmadığı yıllardı o yıllar. Tabi seksenlerin sonları doksanlı yıllarda bu konuda daha şanslıydı çocuklar. Öyle şimdiki gibi her il, ilçe semtte alışveriş merkezleri, çocuk oyun merkezleri yoktu o günlerde. Bizler çok şanslıydık devletimizin bize sunduğu imkânlar dahilinde memleketimizin Sümerbank olan her il ve ilçesinde kalacak yerimiz hazırdı bizim. Sümerbank kartı olan herkes bu imkândan yararlanma hakkına sahipti.
Lojmanlarda da şimdiki gibi plastik değil demir düzenekli kaydırak, salıncak, tahterevallilerin olduğu oyun alanları vardı. Ne kadar kalabalık da olsak hiç kavga etmeden paylaşırdık oyun alanını. En sevdiğimiz mevsim ilkbahar ve yazdı.
İlkbahar geldiği vakit, renk renk koklamaya doyamadığımız gül kokuları sarardı Sümerbank yazlık bahçesini, Sümerbank Kışlık yemek salonu ve lokal çıkışındaki, mavi akasyalar tüm güzelliği ile hala anlarımda. Yazlık bahçe ve kışlık lokalde okey taşlarını domino taşları gibi sıralamak çocukluk oyunlarımızdan birisiydi. Yazlık bahçenin tam giriş kapısında ulu kalın gövdeli bir çam ağacımız vardı. Saklambaç oynarken mutlaka, düşerdik ve pantolon ve çorapların dizleri parçalanırdı hep. Hemen ağlayıp annemize, babamıza koşmazdık, sonuçta düşe kalka büyüyeceğimizin bilincinde çocuklardık biz. Hele, bizi Sümerbank muayenehanesine gitmek zorunda bırakan. o çam kurtları, yok mu, bu kurt ve sarı çam tozu öyle kaşındırırdı ki üstelik çam ağacından elinize teninize düştü ise yandınız, o kaşıntı ve oluşan tahriş ve alerji bir çocuğun sabredeceği gibi bir şey değildi. Çam kurtlarının sıra sıra ip gibi birbiri ardına dizilmeleri, çocuk gözlemlerimizden biriydi.
Ne günlerdi o günler İnternet bağımlısı çocuklar yerine, sokak bağımlısı çocuklar vardı. Annelerimiz babalarımız bizi İnternete değil, sokağa çıkmamakla cezalandırırdı.
Arkadaşlıklar daha sevgi dolu ve paylaşımcıydı, zaman zaman çatışır, küser sonra hemen barışırdık. Birlikte oynamaya gezmeye doyamazdık.
Hafta sonları Gıdı gıdı treni ile çarşıya gitmek çocukluk eğlencelerimizden birisiydi. Atamızın fabrikaya gelişi her yıl temsili olarak canlandırıldı, biz çocuklar Gıdı gıdı tereni istasyonunda kalabalıklar arasında, Atamız sahiden gelecek gibi heyecanlanırdık.
Bizler kız erkek ayrımının yapılmadığı, kardeş gibi büyüdüğümüz bir atmosferi soluduk hep. Hatta başka ortamlara girdiğimizde de okulda da Sümerbank çocukları olarak korur kollardık birbirimizi. Görgü kuralları küçücük çocukların bile uyduğu kurallarıydı, medeniyetsizliğin, görgüsüzlüğün prim yaptığı yıllar değildi o yıllar.
Birbirinden hoşlanmayan insanlar bile karşılaştıklarında medenice birbirlerine gülümser selam verir, iyi günler, iyi akşamlar vs gibi dileklerde bulunurlardı. Televizyonlarımız da sevgi dolu paylaşımcı Adile Naşit, Cüneyt Arkın, Filiz Akın, Türkan Şoray filmleri oynar; Münir Özkul'un, Hulusi Kentmen'nin babacan roller üstlendiği aile filmleri seyredilirdi. Pazar günleri Çenk Koray'ın sunduğu Tele kutu yarışması, Erkan Yolaç'ın Evet Hayır yarışması, Bizimkiler dizisi en çok reyting alan yayınlardı. Bir de o dönemler annelerin çoğu zaman ağlayarak seyrettiği Brezilya dizileri girdi hayatımıza, sonra Yalan Rüzgarı, Hayat Ağacı derken şimdiki gibi aile kurumunu, gençliği hedef alan entrikalı filmlerin temeli de atılmış oldu.
Televizyonlarımız 80 li yıllarda belli saatlerde açık olurdu, Televizyon yayını kapalıyken deneme yayını olur,düdük sesi gibi garip bir ses daire şeklinde bir şekil olurdu televizyon ekranını kaplayan. Hatta çocukluğum boyunca hep gülmüşümdür, çoğu insan yayın saatini beklerken nedensiz bir şekilde dairesel şekli seyredip ve o garip düdük sesini dinleyip öylece bakar, dalardı televizyona. . . .
Radyolarda arkası yarın programları olur, düzgün Türkçeli sunucular büyük bir ustalıkla programlarını sunarlardı.
Okula siyah önlük beyaz yaka ve kurdele ile giderdik, gerçi bizden sonra gelen alt sınıflar mavi önlük kullandılar. Beslenme çantalarımızda işlenmiş, fabrikasyon gıdalar yerine meyve, yumurta, peynir gibi sağlıklı atıştırmalıklar olurdu. Bazen arkadaşlarımızdan canı çeken olur diye yedek atıştırmalıklar koyardı annelerimiz çantalarımıza. Sağlıklı atıştırmalıklarla beslendiğimizden olsa gerek o dönemler herkes daha sağlıklıydı. Okula genellikle bacasında leylek yuvası olan fırın evlerinin yanından,iki yanı Okaliptüs ağaçlarıyla kaplı yolu takip ederek giderdim..Her 10 Kasım Sümer ilkokulu bahçesinde Atatürk büstü yanındaki meşaleler yanar bizler her ders ikişer kişi nöbet tutardık Kasımpatı çiçekleriyle süslü büstün yanında. Atatürk’ün gençliğe hitabesini ezbere okurduk,10 Kasım okuduğumuz şiirler ve yazılarla hüzünlenir duygulandırdık. Hele sabahları soğuk, ayaz, yağmur demeden okul bahçesinde okuduğumuz andımız vardı. Her birimiz andımızı okutmak için sıraya girerdik. Her memleketten insan vardı ama "Benim çocuğum ya da ben her sabah Türküm demek zorunda mıyız" diyenini hiç görmedik, duymadık, bizler ayrı gayrisi olmayan tek yürek bir millettik. Irkımız ne olursa olsun Türk milletinin mensubu olmaktan, Türküm demekten, andımızı okumaktan, gururluyduk. Okulda, bulunduğumuz ortamlarda, Türk, Kürt, Laz gibi ayrımlar yapmadan insanlığı temel alırdık. Bilirdik ki vatana ihanet ve hainliğin ırkı olmaz, önemli olan hangi ırktan olduğumuz değil, ekmeğini yediği ülkeye ihanet eden karaktersizliğe sahip olup olmadığımızdı.
Bayram olur bando takımı inletirdi caddeleri ve o caddeler Sümerbank üretimi bayraklarla donatılırdı; Bir coşku bir heyecan emekli öğretmen dedeler nineler bile takım elbiseleri, döpiyesleri giyip bayram alanına gelirler, gözyaşlarıyla seyrederlerdi geçit törenlerini. Cumhuriyetin ışık saçan pırıl pırıl emekli öğretmenleriydi onlar. Sümer İlkokulu'nun emekli müdürü Mahmut Hoca milli bayramları asla ihmal etmez takım elbiselerle bayram alanında yerini alır, onu bayram alnında gören öğrencileri Mahmut hocanın etrafını sarardı birden. O güzel insanlar bir bir beyaz atlarına binip gittiler bakakaldık öyle.
Lojmanlarımız Sümerbank, okulumuzda Sümer adını taşıyordu; Bu ad Muazzez, İlmiye Çığ'ın uygarlık araştırmalarına ömrünü adadığı yüksek Sümer uygarlığından geliyordu, Atamızın kurduğu fabrikaya Sümer adını vermesi de boşuna değildi. Benim çocukluğumun geçtiği, adı bile büyük mesajlar veren fabrikamızda. İnsanlar hangi inanca, dine, partiye mensup olursa olsun birbirini dışlamaz, yadırgamazdı. Dostluklarımız, sevgimiz siyasi. Fikirlerimizden daha önemliydi bizim için. Gençliğimizin en güzel yılları da böyle geçti işte. Ramazan ayında özgürlükle görgüsüzlüğü karıştırmayan medeni insanlarla yaşadık biz. Ramazan davulu, Ramazan Pidesi, sevgiyle paylaştığımız iftar yemekleri, davetleri, dost sohbetleri apayrı bir güzellikteydi o günlerde Ramazan Ayı.
Şimdilerde günümüz insanı turistik beldelerde turistler rahatsız oluyor diye ramazan davulunu bile kaldırdı.
Günümüzde Ramazan ayında oruç tutan insanlardan müsaade istemeden, özensizce, hareket eden, ince düşünceden yoksun, etik dışı insanlar var. Hatta bu alevi bu Sünni deyip kapılara işaret koyan yobazlarda yaşıyor aramızda. İnsanları bu kapalı, bu açık gibi kulun, kendi inisiyatifi ve sorumluluğunda olan davranışlarından yargılayan insan türleri bile var şimdilerde. Başı açık kapalıya, başı kapalı başı açığa saygısızca dil uzatabiliyor.
Yıllar su gibi aktı, su pisliği alıp götürür derler ya tam aksi oldu güzel olan her şey aktı gitti ellerimizden.
Nerde yanlış yaptık, nerede yanıldık ki yaşadığımız medeniyeti aktaramadık yeni nesile..
Karıncayı yanlışlıkla çiğnediğimizde, yaralı kuş öldüğünde lojmanımızın yanındaki erik ağacının dibine mezar yapan, başında dua eden, annesiz yavru kedilere süt içirmeye çalışan çocuklardık biz.
Şimdilerde köpeklere, kedilere, doğaya zarar veren hatta insanı testereyle, doğrayan psikopat bir nesile nereden geldik biz.
Abartısız, çok özlüyorum çocukluğumu, o doyumlu çocukluk yıllarımızı, ne mutluyduk, hem mutlu olmak için çok bir sebebe ihtiyaç duymazdık biz.
Yoldan geçen yaşlının elindeki paketleri alıp, yardım eden, onları karşıdan karşıya geçiren, otobüste onlara yer veren, öğretmenlerimizin karşısında saygıyla ceket ilikleyen çocuklardık biz.
Şekilci değil, yobaz değil, görgüsüz değil insandık biz.
Yaptığımız yardımı şimdilerde olduğu gibi göze batıra batıra yapıp incitmezdik fakiri, garibanı. Sınıfımızda yoksul bir arkadaşımız olsa onun için para toplardık, ancak arkadaşımız incinmesin diye birbirimizden bile saklardık bu sırrı.
O zamanlar muhtaca yardım etmek, insani, sıradan, sessizce yapılması gereken bir durumdu.
Şimdilerde medya önünde, sosyal paylaşım ağlarında aleni, muhtaç olanı eze eze yardım ediyorlar. Sırf şov olsun diye. Hakikaten bizleri bu duyarlılıkla yetiştirmeyi başaran o kıymetli anne, babalara,öğretmen inceliğine sahip Sümerbank cemiyetine, çok şey borçluyuz. .
Ne günlerden ne günlere geldik, insanlık şımarmalı nereden geldiğini unutmamalı, ne oldum değil ne olacağım demeli bu bilinçte nesiller yetiştirmeli.
İyilik, tevazu, sevgi zayıflık alameti değil, erdem olarak hayatımıza girmeli.
Evet çocukluğumuzu geri getiremeyiz ama o sevgi dolu, dost çocukluk, atmosferini hatırlayıp hatırlatabiliriz yeni nesile. Yine söylüyorum bu incelik ve kültürde insanlar yetiştiren Sümerbank'ı yeniden yeşertebiliriz memleketimizde. Benim cennet ülkem, geleceğimiz kıymetli evlatlarımız bu şansı kesinlikle hakkediyor.
Feryal Kır
Halkla ilişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci ,yazar





















