Bazen insan konuşmak istemez…
Ama yaşananlar öyle bir noktaya gelir ki susmak, söylenen sözlerden daha ağır bir anlam taşır.
Son günlerde peş peşe gündeme gelen olaylar artık sıradan siyasi tartışmaların ötesine geçmiş durumda. Toplumun vicdanını rahatsız eden asıl mesele yaşanan olayların kendisinden çok, bu olaylar karşısında sergilenen siyasi tutumdur.
Çünkü dikkat çeken ortak bir refleks var:
Yargı süreci henüz tamamlanmadan, gerçekler tüm yönleriyle ortaya çıkmadan bazı çevrelerin ilk yaptığı şey hukuku beklemek değil, siyasi savunma hattı kurmak oluyor.
Görele’de yaşanan ve kamuoyuna yansıyan iddialar da toplumda ciddi soru işaretleri oluşturdu. İddiaya göre Görele Belediye Başkanı hakkında bir genç kıza yönelik sözlü taciz iddiaları gündeme geldi. Olayın ardından aynı genç kızın geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi ise vicdanlarda derin bir üzüntü yarattı. Daha da dikkat çekici olan ise kazaya sebep olduğu konuşulan kişinin belediye başkanının eniştesi olduğunun iddia edilmesiydi.
Elbette kazalar hayatın acı gerçeklerinden biridir ve nihai değerlendirmeyi yapacak olan yargıdır. Ancak böylesi hassas süreçlerde toplumun beklentisi, olayların üzerinin tartışmalarla örtülmesi değil, gerçeğin tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasıdır.
Uşak Belediyesi’nde ortaya çıkan görüntüler sonrasında yaşananlar ise bu refleksin başka bir örneğini oluşturdu. Toplum açıklık ve sorumluluk beklerken belediye binası önünde nöbetler tutuldu.
İnsan ister istemez soruyor:
Bu neyin nöbetiydi?
Adaletin mi?
Yoksa henüz açıklığa kavuşmamış bir olayın siyasi korumasının mı?
Daha da dikkat çekici olan, ilk etapta güçlü bir koruma refleksi gösterilirken toplumdan yükselen tepkiler arttıkça söylemlerin değişmesiydi. Başlangıçta savunulan bir durumun, kamuoyu baskısı arttığında kınanması toplumda doğal olarak güven sorgulaması yarattı.
Benzer tabloları farklı şehirlerde yaşanan olaylarda da gördük. İddialar ortaya çıkar çıkmaz hukuk sürecini beklemek yerine siyasi saflaşmalar oluşturuldu, adliye önleri birer propaganda alanına dönüştürüldü, nöbetler tutuldu.
Oysa hukuk kalabalıklarla değil, delillerle işler.
Adalet sloganlarla değil, süreçlerle tecelli eder.
Bir siyasetçinin görevi yargının yerine geçmek değil, toplumun adalete olan güvenini korumaktır.
Son günlerde Ekrem İmamoğlu davasıyla ilgili ortaya çıkan beyanlar ve suçun düşme ihtimaline dair yapılan yorumlar da aynı çelişkiyi yeniden gözler önüne serdi. Dün yargının bağımsız olmadığını söyleyenler, bugün süreç kendi lehlerine geliştiği ihtimali doğunca umut haberleri yapabiliyor. Dün “adalet yok” diyenlerin bugün adalet ihtimalini alkışlaması toplumda ister istemez bir sorgulama yaratıyor.
Demek ki sorun çoğu zaman adaletin varlığı ya da yokluğu değil; sonucun kimin işine yaradığı meselesi oluyor.
İtirafçı konuştuğunda “satın alınmış” deniliyor, geri adım attığında ise sessizlik hâkim oluyor. Aynı olay, aynı kişiler, aynı süreç… Değişen sadece siyasi pozisyonlar.
İşte tam da burada toplumun sağduyusu devreye giriyor. Çünkü insanlar artık kimin ne söylediğinden çok, kimin ne zaman ne söylediğini hatırlıyor.
Dikkat çekici olan ise şu: Bütün bu tartışmaların ortasında iktidar cephesinden yargıyı veya itirafçıları hedef alan sert ithamların gelmemesi. Buna rağmen kamuoyunda sürekli yargının zan altında bırakılması, devlet kurumlarının tartışmanın merkezine çekilmesi, aslında en büyük zararı toplumsal güven duygusuna veriyor.
Ne yazık ki bugün her eleştirinin ardından aynı cümle duyuluyor:
“Bize siyasi saldırı yapılıyor.”
Oysa toplum artık daha basit ama daha gerçek bir soru soruyor:
Yaşanan hataların sorumlusu gerçekten siyasi rakipler mi?
Bir insanın yaptığı tercihi, bulunduğu ortamı ya da sergilediği davranışı karşıt bir siyasi parti belirlemez. Hiç kimse kimseyi zorla bir hatanın içine sürüklemez.
Siyaset, hatasız olmak değildir.
Ama yapılan hata karşısında sorumluluk alabilme olgunluğunu gösterebilmektir.
Her eleştiriyi saldırı olarak görmek sorunları çözmez; yalnızca gerçeklerle yüzleşmeyi geciktirir.
Toplum artık savunma refleksi değil, samimiyet görmek istiyor.
Kalabalıklarla kurulan siyasi kalkanlar değil, ilke sahibi bir duruş görmek istiyor.
Çünkü bu millet şunu çok iyi bilir:
Adalet yalnızca kendi tarafımız için istendiğinde değil, herkes için savunulduğunda anlam kazanır.
Ve unutulmamalıdır ki…
Mesele parti meselesi değildir.
Mesele duruş meselesidir.
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci Yazar
Feryal Kır




















