Kelimenin Yaraladığı Yerde, Mazlumun Sesi Kayıt Tutuyor
Bir millete ait olmak, yalnızca o milletin adını anmak değildir.
Ait olmak; elinde büyük bir kudret varken bile, onu hoyratça kullanmamayı bilmektir.
Bu devlet, bunu defalarca yaptı.
Sabretti. Bekledi. Dinledi.
Kudretinin önüne barışı koydu.
Geçmişte de böyleydi.
En ağır provokasyonlarda bile askerî gücünü değil, aklını ve vakarını öne çıkardı.
Sessizliği basiretli bir tercih, sabrı ise devlet ciddiyetinin gereği bildi.
Ne var ki bu olgun tutum, her zaman doğru okunmadı.
Devletin soğukkanlılığı, kimi çevrelerce sınanabilir sanıldı.
Sonra ne oldu?
Kazılan hendekler, barışı gömmek isteyen karanlık niyetlerin mezarı oldu.
Toprağa dikilen semboller, o toprağa ait olmaya yetmedi.
Bu ülkenin sınırlarının nutuklarla değil, bedellerle çizildiği bir kez daha hatırlandı.
Ama devlet, bütün bunlara rağmen yine barışı seçti.
Çünkü bu devlet, öfkeyle değil hafızayla yönetilir.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.
Türkiye, terörsüz bir gelecek için iyi niyetle, sabırla ve kararlılıkla yol alırken;
bazı sözler bu yürüyüşü yaralıyor.
Üstelik milletin kürsüsünden…
Üstelik milletin evinde…
Askerle eşkıyayı aynı cümlede buluşturan bir dil, hakikati anlatmaz.
O dil, sahibinin zihnindeki bulanıklığı ele verir.
Dağdaki karanlıkla, bu milletin evladının tuttuğu nöbeti birbirine karıştıran bir bakış;
gerçeği değil, kendi aynasını konuşur.
Hani denir ya, kişi kendinden bilir işi…
Bazen tek bir cümle, sahibini fazlasıyla açık eder.
Türk ordusundan söz ederken, bir düşman devletin askerinden bahsetmiyoruz.
Kürsüden dile getirilen talihsiz ve kamu vicdanını yaralayan ifadeler yalnızca sahiplerini bağlar.
Türk askeri ne işgalcidir ne de tecavüzcü.
Bu ordu; Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla aynı üniforma altında bu milleti ayakta tutan ortak kaderdir.
Irk gözetmeksizin bu vatanın evlatlarıdır onlar.
Yalnızca varlığımıza kasteden unsurlarla mücadele ederler.
Geçmişte hendekler kazan o karanlık zihniyet, bugün de Nusaybin’de Türk bayrağını indirmeye cüret etmiştir.
Oysa bu milletin tarihini ve hafızasını tanımış olsalardı,
böylesi bir cüreti akıllarından dahi geçiremezlerdi.
Unutulan şudur:
Türkiye Cumhuriyeti, en ağır sözleri söyleyenleri bile hukuk zemininde koruyan bir devlettir.
Bunu güçsüzlüğünden değil, hukuk devleti olma iradesinden yapar.
Ne var ki bazı çevreler özgürlük ve hukuk kavramlarını çarpıtarak kullanabilmektedir.
Oysa dünyanın hiçbir yerinde, devleti bu denli eleştirirken dahi korunabilen bir özgürlük alanı yoktur.
Ama nedense, özgürlüğün en sınırlı olduğu coğrafyalar değil;
en çok özgürlüğü tanıyan bu ülke şikâyet edilir.
“Kürt” diyerek konuşup, Kürt annelerin yüreğini yakan bir dili meşru görmek…
Emperyalist niyetlerin, en çok zarar verdiği Kürt halkı üzerinden meşruiyet arama çabasıdır.
İşte asıl yabancılık tam da buradadır.
Evladını askere göndermiş, şehit vermiş bir Kürt annenin acısını bilmeden;
onun adına konuşmak mümkün değildir.
Bu memlekette yalnızca Kürt analar şehit vermedi.
Laz’ı vardır, Çerkes’i vardır, Roman’ı vardır.
Devletimiz şehidine ırk biçmez.
Bu yüzden biz yalnızca “şehitlerimiz” deriz.
Ayrım yapanlar; şehidini kimliklere ayırıp birliği zedeleyen yaklaşımlardır.
Bu anlayış, milletimizin birlik ruhuyla örtüşmez.
O acı kimlik taşımaz.
O acı, bu milletin ortak yarasıdır.
Ve kutsaldır.
Dünya olup biteni izliyor.
Kayıtlar tutuluyor.
Kim barışı ısrarla savundu, kim öfkesini kürsüye taşıdı;
hepsi not ediliyor.
Zaman, her zamanki gibi, kimin gerçekten barıştan yana olduğunu sessizce ortaya koyuyor.
Unutulmamalıdır ki; mazlumu incitmeye kimsenin gücü yetmez.
Çünkü Allah, kırık kalplerdedir.
Bu yüzden kelimelerimizi biraz vicdana, biraz sağduyuya;
biraz da ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz bu ülkeye sadakate davet etmek gerekir.
Meclis, bu milletin ortak vicdanıdır.
Orada konuşan herkes, kelimelerini yalnızca kendi öfkesine göre değil;
şehit annelerinin sessizliğine, gazilerin onuruna, bu ülkenin yarınlarına göre seçmek zorundadır.
Çünkü bazı sözler vardır; söylendiği anda değil,
duyulduğu kalpte yıkım yaratır.
Ve kimse, rengini şehit kanlarından alan bayrağımızı indiremez.
Hiç kimse provokasyonlarla bu milleti bölemez.
Buna cüret edenler, devlet aklı ve hukuk devletinin yasalarıyla gereken karşılığı mutlaka bulacaktır.
Bir millete ait olmak;
onun güvenliğini sağlayanları hedef almak değildir.
Bir millete ait olmak; tarihini, fetihlerini hiçe sayıp
o memleketin sınırlarına göz dikmek hiç değildir.
Kutsalımız olan Türk bayrağını hedef almak da ait olmak değildir.
Ait olmak;
o güvenliğin kıymetini bilmek,
ve dilini terbiye edebilmektir.
Ve unutulmamalıdır:
Milletin çatısı altında çıkan çatlak sesler,
o çatıyı yıkmaz.
Sadece, o sesin ait olmadığı yeri
ve niyetini ele verir.
Halkla ilişkilerve Tanıtım Uzmsnı
İletişimci yazar
Feryal Kır




















