Aydın’da Kazanmak Yetmez
Siyasetin en büyük sınavı kaybetmek değildir.
Asıl sınav, yerelde yıllarca kazanıma alışıldıktan sonra başlar.
Sandık sonuçlarının bir başarı hikâyesine dönüşmesi kolaydır; zor olan, o başarıyı nitelikli bir yönetime dönüştürebilmektir.
Son günlerde Aydın siyasetinde yaşanan hareketlilik, tam da bu ayrımı yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Uzun yıllardır seçim sonuçlarıyla örnek gösterilen, siyasi vitrinlerde “başarı modeli” olarak sunulan bir belediye başkanının, siyasi tercihini değiştirmesiyle birlikte tartışmaların odağına yerleşmesi, meseleyi bir isimden çok daha büyük hâle getiriyor.
CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in Aydın’a ilişkin açıklamaları bu tartışmayı derinleştirdi. “Aday kim olursa olsun kazanırız” rahatlığını çağrıştıran ifadeler, iddiaya göre anket sonuçları üzerinden oy oranlarının yüzde yetmişlere ulaştığının vurgulanması, seçmenin tercihinden çok matematiğin ön plana çıktığı bir siyaset anlayışını işaret ediyor. Bu dil, hizmetin niteliğini, adayın donanımını ya da yönetim anlayışını değil; “kimi koyarsak kazanırız” garantisini merkeze alıyor.
Oysa bir şehir, bir parti kazandı diye değil; iyi yönetildiği için ayakta kalır.
Aydın örneği bu yüzden önemlidir. Yıllarca aynı siyasi çatı altında başarı hikâyeleriyle anlatılan bir belediye başkanı, aynı icraatlarla bugün sorunlu ilan ediliyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca kişi değildir. O kişiyi defalarca aday gösteren, başarıyı sahiplenen siyasi iradenin de kendisine dönüp bakması gerekir.
Dün alkışlananların bugün hedefe konulması, hizmetle açıklanamaz. Çünkü hizmet, parti rozetine göre değişmez. Eğer sorun hizmetse, neden yıllarca örnek gösterildi? Eğer sorun siyasiyse, yapılan eleştiriler ilkesel değil, konjonktüreldir.
Bir yandan “halkın iradesi” vurgusu yapılırken, diğer yandan anketler üzerinden “oraya kimi koyarsak kazanırız” söylemi kuruluyorsa, seçmen özne olmaktan çıkar, istatistikten ibaret hâle gelir. Bu anlayışın yönetime etkisi kaçınılmazdır: adayın niteliği geri plana itilir, üslup sertleşir, hesap verme ihtiyacı zayıflar. Hesap verme zayıfladıkça da hizmet aksar. Sonrası tanıdıktır; her yağmurda çöken kaldırımlar, dağılan refüjler, göle dönen yollar… Radikal partizanlık ise bütün bu manzaranın içinde, çamurlu suda yürüyüp tökezleyenlere “bir sonraki seçimde yine kazanırız” demekle yetinir.
Kazananın parti olduğu bir düzende şehirler yönetilmez; alışkanlıkla idare edilir.
Özlem Çerçioğlu meselesi bu nedenle kişisel değil, semboliktir. Bir dönem “Topuklu Efe” diye yüceltilen bir ismin, aynı icraatlarla bugün eleştirilmesi siyasetin hafızasızlığını değil, ilkesizlik sorununu gösterir. Sayın Özgür Özel’in kullandığı ve kamuoyunda “Topuklayan Efe” ifadesiyle anılan bu söylem de tam burada durur. Bir kentin sembolüyle, o sembol üzerinden kurulan alaycı bir dil arasındaki mesafe, siyasetin üslup sınavıdır.
Eğer biri yıllarca doğruyduysa, bugün neden yanlış olduğu açıklanmalıdır. Eğer bugün yanlışsa, dün neden bu kadar doğruydu sorusu cevapsız bırakılamaz. Aksi hâlde yapılan şey eleştiri değil, siyasi pozisyon ayarlamasıdır. Aynı zamanda, yıllar boyunca partisinde genel merkezden bile daha güçlü bir sembole dönüşmüş bir ismin rakip bir partiye geçmesinin yarattığı paniğin dışavurumudur. Aydın’daki ani hareketlilik, ivedilikle yapılan anketler ve iddia edilen sonuçlar da bu paniğin göstergesidir.
Aydın, Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye ruhunun ateşlendiği önemli merkezlerden biridir. Manda düşüncesinin tartışıldığı dönemlerde Nazilli Kongreleri toplanmış, efeler canını ortaya koymuştur. O gün de farklı görüşler vardı, bugün de var. Ancak gelmiş geçmiş hiçbir siyasetçi, Aydın’ın sembolü olan efelik kavramını böylesine alaycı ve aşındırıcı bir üslupla siyasal polemiğin parçası hâline getirmemiştir. Unutulmamalıdır ki Aydın, gerektiğinde yine Topuklu Efeleriyle, Çete Ayşeleriyle meydanlarda olacaktır.
Bir partinin sürekli kazanması, o partinin her yaptığına doğru demek değildir. Bir şehrin yıllardır aynı siyasi tercihi yapması, eleştiriden vazgeçtiği anlamına gelmez. Siyaset “nasıl olsa kazanıyoruz” cümlesiyle kurulduğu anda, hizmet geri çekilir, saygı azalır, hesap kaybolur.
Ve en sonunda şunu unutanlar kaybeder:
Şehirler partilerin kalesi değil, insanların yaşam alanıdır.
Kazanan parti olabilir.
Ama kaybeden şehir olmamalıdır.
Halkla ilişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci yazar
Feryal Kır




















