Hukukun üstünlüğü, kişisel ve siyasi hesaplaşmaların üstündedir; adalet, millete ve devlete aittir.
Siyaset, günübirlik tartışmaların değil; ilke ve duruşun alanıdır. Hukuk ise bu ilke zemininin en temel taşıdır. Yargı kararlarını beğendiğimizde alkışlayıp, hoşumuza gitmediğinde bütünüyle itibarsızlaştırıyorsak burada sorun hukukta değil, yaklaşımımızdadır. Hukuk, kişilere göre değişen bir oyun değildir; adalet herkese eşit şekilde uygulanmalıdır.
Özlem Çerçioğlu hakkında görülen dava sonucunda verilen beraat kararı, Türk yargısının işlediğinin bir göstergesidir ve hukuk devleti ilkesi gereği saygı görmelidir. Eğer yargı bütünüyle tartışmalı ilan edilirse, bu yargının verdiği beraat kararları da tartışmalı sayılır mı? İşte burada toplumsal algının ne kadar hassas olduğunu görmemiz gerekir.
Benzer şekilde Ekrem İmamoğlu hakkında devam eden yargı süreçleri vardır. Henüz kesinleşmemiş bir dosya üzerinden peşin hüküm vermek, beraatle sonuçlanmış bir davayı yok saymak kadar yanlıştır. Hukuk devleti, sadece lehimize olan kararları alkışladığımız bir sistem değildir; aleyhimize olan kararlarda da sürecin işlemesine izin verebilme olgunluğudur. Sabır, hukuk devletinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Türkiye’de geçmişte farklı siyasi partilere mensup pek çok kişi yargılanmış, bir kısmı beraat etmiş, bir kısmı mahkûm olmuş, bazı dosyalar ise sürmektedir. Eğer bir kesim yalnızca kendi aleyhine çıkan kararlarda “adalet yok” der, lehine çıkan kararlarda bunu bir zafer gibi sunarsa, burada ciddi bir tutarsızlık vardır. Hukuk, kişiye göre değişmez; ilkesel olarak bağlayıcıdır.
Adalete güven sarsıldığında toplumda ciddi riskler ortaya çıkar. Beraat etmiş bir davaya rağmen “yargı çalışmıyor” algısı oluşturulması, insanların hukuka olan güvenini zedeler ve kurallardan ziyade kanaatlerin ön plana çıkmasına yol açar. Hukuka güven azalırsa, toplumsal düzen bozulur, kamu düzeninin işleyişi sekteye uğrar, insanlar kurallara uymak yerine güç ve kanaat odaklı davranışlara yönelir. Ekonomik ve sosyal güven ortamı sarsılır; yatırımcılar hukukun öngörülebilirliğine güvenemez, uzun vadeli kalkınma hedefleri tehlikeye girer. Siyasi kutuplaşma derinleşir, toplumdaki birlik ve beraberlik zayıflar.
Son günlerde Adalet Bakanı üzerinden yapılan tartışmalara da aynı çerçeveden bakmak gerekir. Hukuk eğitimi almış bir kişinin Adalet Bakanlığı görevini yürütmesi kadar doğal ne olabilir? Eleştiri elbette yapılabilir; ancak eleştiri kişisel sıfatlar üzerinden değil, icraat üzerinden yapılmalıdır. Kurumlara ve hukuka saygı, toplumun ortak güveninin temelidir. Bu güven sarsılırsa, devletin temeli zayıflar ve milletin ortak geleceği tehdit altında olur.
Türkiye Cumhuriyeti siyasi politikalara mahkûm edilemez. Polisinden askerine, yargısından sınırlarına, onu var eden her unsuruna sahip çıkmak, bize emanet edilen bu aziz topraklara sahip çıkmak kadar önemlidir. Siyaset yapıyorum diye iktidara sataşır gibi yapıp devleti zayıf göstermek çok da adil değil ve kabul edilemez.
Beraat eden davalar, hukuk sistemimizin işlediğinin kanıtıdır. Devam eden süreçler ise sabır ve prosedür gerektirir. Hukuku kişilere göre savunmak ya da reddetmek yerine, ilke olarak sahiplenmek gerekir. Adalet bir partiye değil; millete ve devlete aittir. Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sistemini siyasi çekişmelerin malzemesi yapmak, devletin bütünlüğüne, toplumsal düzenine ve milletimizin ortak güven duygusuna doğrudan zarar verir. Kurumlara güveni korumak, siyaset üstü bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, her yurttaşın ve her siyasetçinin ortak görevidir.
Benzer bir tabloya Ortadoğu’da da rastlanmıştır. Suriye ve Irak’ta, siyasi çekişmelerin gölgesinde hukukun bağımsızlığı zedelenmiş, yargı süreçleri ve devlet kurumları siyasi çıkarlar için araçsallaştırılmıştır. Toplumda adalete güven azaldığında, insanlar hukuku yok sayıp cezayı kendi yöntemleriyle uygulamaya çalışmış, iç karmaşa ve kutuplaşma derinleşmiştir. Bu süreçte her grup kendi ülkesini savunmak için mücadele etse de, ortaya çıkan kaos hem devletin bütünlüğünü hem de vatandaşların güvenliğini tehdit etmiştir. Liderler üzerindeki baskılar ve siyasi çatışmalar, ülkenin istikrarını ciddi şekilde sarsmıştır. Bu örnekler, hukukun siyasete kurban edilmesinin ve adalete olan güvenin yitirilmesinin toplumsal ve devlete yönelik somut sonuçlarını açıkça göstermektedir.
Millet olarak hepimiz, parti gözetmeksizin ülkemizin iyiliğini istiyoruz; araya karışmış hainler dışında hepimiz aynı amaçtayız. Lakin farkında olmadan biz, dışarıdaki bizi bölmek isteyenlerin aracı hâline gelebiliyoruz. Dünya haritaları yeniden çizilirken, Ortadoğu’daki ülkelerin parçalanma senaryoları bile değişmiyor; biz ise ülke olarak aynı hataya düşebiliyoruz. Siyaset yapın, eleştiri yapın, öneriler sunun; lakin lütfen Türkiye Cumhuriyeti’ni bir arada tutan, devlet yapan gerçekleri siyasi malzeme hâline getirmeyin. İnanın, birbirimizden başka kimsemiz yok.
A partisi gider, B partisi gelir; lakin Türkiye Cumhuriyeti kalıcıdır. Onu var eden sistemi savunmak, hepimizin görevidir.
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci Yazar
Feryal Kır





















