Gerçek dediğimiz şey, gerçekten bize ait mi?
Yoksa neyi düşüneceğimiz, neye inanacağımız, kime öfkeleneceğimiz çok önceden tasarlanmış bir anlatının ürünü mü?
Jeffrey Epstein dosyaları tam da bu soruyu yeniden sorduruyor dünyaya. Bu dosyalar yalnızca bireysel suçların, sapkın ilişkilerin ya da karanlık hayatların kaydı değil. Asıl mesele, bu suçların nasıl ve kimler tarafından korunabildiği. İsimlerin, ilişkilerin, suskunlukların ardında küresel ölçekte işleyen ahlaksız bir düzen var. Bazı belgeler konuşurken, bazıları neden hâlâ karanlıkta tutuluyor sorusu da tam burada anlam kazanıyor.
Çünkü bu düzen, her gerçeğin açıklanmasına tahammül edemiyor.
Tam da bu küresel tartışmaların arasında Türkiye’nin adı farklı bir bağlamda fısıldanmaya başlanıyor. Özellikle Batı merkezli bazı çevrelerde rahatsız edici, hatta sinir bozucu olduğu ifade edilen bir cümle dolaşıma sokuluyor:
“Bazı dış medya ve analiz çevrelerinde dolaşıma sokulan, ‘Erdoğan orduda İsrail’le iyi ilişkide olan unsurları tasfiye ediyor’ cümlesi”
ve bu nedenle Batı güvenlik mimarisinde ‘denge bozan bir lider’ olarak konumlandırıldığı yönündeki yorumlar, son dönemde özellikle bazı dış medya ağlarında bilinçli biçimde dolaşıma sokuluyor.
Bu cümle açık bir belgeye dayanmıyor belki. Ama anlatı siyaseti zaten belgeyle değil, tekrarlarla çalışıyor. Söyleniyor, dolaşıma sokuluyor, kulislerde fısıldanıyor. Ardından “iddia ediliyor” deniyor. Sonra “zaten konuşuluyor”ya dönüşüyor. Ve bir süre sonra, sanki kanıtlanmış bir gerçekmiş gibi zihinlere yerleşiyor.
Peki neden böyle bir yorum üretiliyor?
Çünkü Türkiye son yıllarda kendi yolunu çizen, dengeleri zorlayan ve bağımsız hamleler yapan bir aktör hâline geldi. Enerjide dışa bağımlılığı azaltmaya dönük adımlar, savunma sanayiinde yerlileşme, denizlerde yürütülen sondaj faaliyetleri ve kriz anlarında edilgen değil belirleyici bir ülke profili… Bunlar küresel oyun kurucular için konforlu değil.
Bugün Fatih, Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han sondaj gemileriyle denizlerde arama yapan bir Türkiye var.
Bayraktar TB2, Akıncı, Anka ve Kızılelma ile savunma anlayışını dönüştüren bir Türkiye var.
İHA ve SİHA’larıyla savaş literatürüne yeni bir sayfa açan bir Türkiye var.
Ve dikkat çekici olan şu: Bu hamleler içeride çoğu zaman küçümseniyor, yok sayılıyor, hatta inkâr ediliyor. İçimizde ayrı bir anlatı, dışımızda bambaşka bir politik okuma üretiliyor. Çünkü toplum kendi gücüne inanırsa, onu yönetmek zorlaşır. Anlatı siyaseti tam da bu yüzden çift yönlü işler.
Epstein dosyaları bu yüzden önemli. Çünkü yalnızca geçmişin suçlarını değil, bugünün kirli düzenini de ele veriyor. Ve bu düzen, kendisine itiraz eden her aktörü ya itibarsızlaştırmak ya da “tehlikeli” ilan etmek zorunda.
Ortadoğu’da bunun sayısız örneği var. Kendi halkının iradesini savunan, enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak isteyen ya da Batı merkezli denklemlerin dışına çıkan her aktör, bir süre sonra “istikrarsız”, “radikal” ya da “tehdit” olarak etiketleniyor. Irak’ta kitle imha silahları yalanıyla meşrulaştırılan işgal, Libya’da demokrasi vaadiyle parçalanan bir devlet yapısı, Suriye’de vekâlet savaşlarıyla yıllarca süren bir yıkım… Hepsinde önce anlatı hazırlanıyor, sonra müdahale normalleştiriliyor.
Filistin ise bu kirli düzenin en çıplak aynası. On yıllardır süren işgal, dünyanın gözleri önünde yaşanan insanlık suçları ve buna rağmen “meşru müdafaa” söylemiyle üretilen küresel sessizlik… Çünkü bu düzen mazlumun değil, gücün dilini esas alıyor. Kural dışına çıkanlar cezalandırılıyor, itiraz edenler susturuluyor, direnenler ise şeytanlaştırılıyor.
Pandemiyle sarsılan, ardından küresel savaşlar ve enerji krizleriyle zorlanan bir dünyada Türkiye de ağır bedeller ödedi. 11 ilimizi yerle bir eden büyük bir deprem yaşandı, ekonomik dengeler ciddi biçimde etkilendi. Ama buna rağmen yönünü kaybetmedi. Tam tersine, krizlerin içinden yeni hamlelerle çıkmaya çalıştı.
İlginç olan şu ki; Türkiye’nin attığı adımların doğruluğunu çoğu zaman kendi iç tartışmalarımızdan değil, dış basında çıkan değerlendirmelerden anlıyoruz. Yani bizi zayıf göstermek isteyenlerin huzursuzluğundan.
Epstein dosyaları işte bu yüzden yalnızca bir skandal değil; küresel düzenin nasıl işlediğine dair bir ayna. Ve bu düzen, kendisine itiraz eden her aktörü “denge bozan lider”, “kontrol dışı ülke” ya da “tehdit unsuru” olarak kodlamak zorunda.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Gerçekten neye inanıyoruz?
Bize sunulana mı, yoksa olup biteni bütünlüklü okumaya cesaret edene mi?
Çünkü bu dünya, gerçeği sevenler için değil; anlatıyı yönetenler için kurulmuş olabilir. Ama tarih gösteriyor ki, hakikat her zaman bir yol bulur.
Bütün kurgulara, bütün anlatılara rağmen Türkiye ezber bozar; çünkü bu toprakların hafızasında oyuna gelenlerin değil, oyunu bozanların hikâyesi yazılıdır.
Halkla İlişkilerve Tanıtım Uzmanı
iletişimci Yazar
Feryal Kır




















