Bazen bir olay olur…
ve insanın içi susar.
Konuşmak değil, sadece anlamak ister.
Kelimeler yetersiz kalır, cümleler eksik…
İnsanın içinden sadece derin bir “ah” geçer.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar da tam olarak böyleydi. İçimize çöken, sessizce yüreğimizi sıkıştıran bir acı…
Öyle bir acı ki, tarif etmeye kalksan eksik kalır, susmaya çalışsan içinden taşar.
Ama ne gariptir ki, biz o acının etrafında susup düşünmek yerine, yine konuşmayı, yine tartışmayı seçtik. Üstelik bu kez, acının kendisini değil; acının etrafına örülen tartışmaları…
Her şey bir anda başka bir noktaya savruldu.
Sanki beklenen bir fırsatmış gibi, mesele hızla siyasetin içine çekildi.
Oysa bazı anlar vardır; ne taraf olur, ne tartışma kaldırır…
Sadece insan kalınması gerekir.
Elbette eleştiri olacak. Elbette talep de olacak, muhalefet de…
Bunlar demokrasinin vazgeçilmezidir.
Ama eleştiri, çözüm üretmek yerine öfkeyi büyütmeye başladığında;
haklılık arayışı, karşı tarafı yıkma arzusuna dönüştüğünde…
işte o zaman ne acıya saygı kalır, ne de toplumsal fayda.
Hele ki acının en taze olduğu yerde…
Günlerdir düşünüyorum:
Acının siyaseti olur mu?
Olmamalı…
Ama oluyor.
İnsanlar yaşananları anlamaya, eksikleri konuşmaya, daha güvenli yarınlar için çözüm üretmeye yönelmek yerine sloganlara sıkışıyor.
Oysa asıl sorular ortada duruyor:
Daha güvenli bir okul nasıl olur?
Çocuklarımızı nasıl daha iyi koruruz?
Nerede eksik kaldık ve nasıl tamamlarız?
Bu soruların cevapları hayat kurtarır…
Ama biz, hayat kurtaracak sorular yerine, tartışma kazandıracak cümlelerin peşine düşüyoruz.
İsimler konuşuluyor, yüzler hedef alınıyor, cümleler sertleşiyor…
Ama öz kayboluyor.
Bırakın isimleri…
Asıl meselemiz ne?
Bu soru, sadece bir kesime değil; hepimize.
Çünkü mesele bir isim değil…
Mesele, bu ülkenin çocukları…
Mesele, bu toplumun geleceği…
Mesele, birbirimize nasıl baktığımız.
Bugün bir ekran açıyorsunuz; “laiklik elden gidiyor” diyenler…
Başka bir ekran açıyorsunuz; “değerler yok sayılıyor” diyenler…
Oysa bu topraklar ne bugünün ne de dünün tartışmalarıyla ayakta kaldı.
Bu topraklar; farklılıkların bir arada var olabildiği, aynı sofrada buluşabildiği, aynı acıya birlikte ağlayabildiği için güçlü kaldı.
Ama bugün sanki birbirimize yabancıymışız gibi konuşuyoruz.
Sanki aynı ülkenin insanları değilmişiz gibi…
Sorun değerlerin varlığı değil…
Sorun, birbirimizin varlığına tahammül edememek.
Oysa biz, en zor zamanlarda bile bir araya gelmeyi başarmış bir milletiz.
Aynı enkazın başında dua eden…
Aynı sofrada lokmasını paylaşan…
Aynı bayrağın altında omuz omuza duran…
Bugün ise birbirimize omuz vermek yerine, birbirimizi sorguluyoruz.
Oysa bu zamanlar; ayrışma değil, hatırlama zamanıdır.
İnsan olduğumuzu…
Aynı acıda buluşabildiğimizi…
Ve aslında birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu…
Çünkü acının tarafı olmaz.
Acının ideolojisi olmaz.
Acı; ne sağdır ne sol…
Acı sadece insandır.
Ve insan…
insana iyi gelmek zorundadır.
Bugün kaybetmememiz gereken şey bir fikir, bir görüş ya da bir isim değil…
Birbirimize duyduğumuz merhamettir.
Çünkü merhamet sadece bir duygu değildir…
Bir toplumu ayakta tutan en görünmez ama en güçlü bağdır.
Eğer o bağ koparsa…
En doğru cümleler bile işe yaramaz.
En haklı tartışmalar bile anlamını kaybeder.
Ve biz…
birbirimizi kaybettiğimiz yerde, aslında her şeyi kaybederiz.
Bu yüzden bugün, belki de en çok şuna ihtiyacımız var:
Biraz susmaya…
Biraz anlamaya…
Ve en çok da birbirimize iyi gelmeye…
Çünkü merhamet biterse…
geriye savunacak hiçbir şey kalmaz.
Bir öğretmenimizi ve hayatının baharında, o güzel çocuklarımızı kaybettik…
Bu acıdan toplum olarak topyekûn dersler çıkarılmalı, eksikler konuşulmalı, daha güvenli yarınlar için adımlar atılmalı.
Ama yıkıcı siyasetin… inanın hiçbirimize faydası yok.
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci yazar
Feryal Kır




















