Barış Denince Neden Hep Aynı Ses Geliyor?
Bugün pencereyi açtım. Baharın o ılık rüzgârı yüzüme çarptı. İnsan serinlemeyi, hafiflemeyi bekliyor. Ama öyle olmadı. Hava hafifti ama içimdeki his ağırdı. Yıllardır üzerimize çöken, adı çok anılmasa da herkesin tanıdığı bir ağırlık vardı: Vicdan.
Ekranlar, kürsüler, manşetler, sosyal medya… Her yerde aynı kelime dönüp duruyor: Barış.
Ne çok ihtiyaç duyuyoruz o kelimeye. Ama ne garip; bu kadar yüce bir anlam, nasıl bu kadar tek tonda, nasıl bu kadar eksik söylenebiliyor?
Yine bir terör örgütü liderinin cezaevi,çalışma koşulları konuşuluyor.
Sanki barışa giden yol bu başlıklardan geçiyormuş gibi…
Her böyle haberde içimde bir düğüm daha atılıyor.
Sözler yükseliyor; ama sesin tonu hiç değişmiyor. Hep aynı ağızlar, aynı ifadeler, aynı yön…
Ve insan ister istemez soruyor kendine:
Barış, kiminle?
Barışın adı, bu toprağa kurşun sıkanların cümlelerinde geçerken…
Vatanı için can verenlerin adı neden anılmıyor?
Barışı en yüksek perdeden dillendirenler, yıllarca o barışı en çok zedeleyenler değil miydi?
Ve ne zaman başladık, bu çarpık ezberi sessizce kabullenmeye?
Barış talebinde bulunanlar, geçmişin acılarına hiç dokunmadan konuşurken;
bizler, göz göre göre silinenleri hatırlatınca “niye huzursuzluk çıkarıyorsunuz” diye yaftalanır olduk.
Hâlbuki gerçek barış, hatırlayarak başlar. Yüzleşerek.
Unutarak değil.
Yıllar önce bu ülke için gözünü kırpmadan görev yapanlar vardı.
Neşe Alten vardı; “gitme” denmesine rağmen köy okuluna gitmekten vazgeçmedi. Babasıyla birlikte yola çıktı ve oracıkta teröristlerce katledildi…
Necmettin Yılmaz vardı; karneleri dağıtıp öğrencilerine elveda bile diyemeyen bir gönül eri…
Eren Bülbül vardı; “Ben varım” diyerek geride onulmaz bir boşluk bırakan bir yürek…
Fırat Çakıroğlu vardı; bir milletin gençliğine ışık olmak isteyen bir idealist…
Ve daha niceleri.
Bir anne düşünün… Oğlunu toprağa vermiş, ama gözyaşını içine akıtmış.
“Vatan sağ olsun.” diyen bir anne.
İşte o annenin duasını almamış bir barış, gökyüzüne yükselemez.
Yükselse de eksik kalır, yaralı olur. Yarımdır.
Barış, elbette ki hepimizin isteği.
Kim istemez ağlamayan anneleri, korkusuzca büyüyen çocukları?
Ama barış, hafızasız olmaz.
Acı, üstü örtülerek değil; tanınarak, anılarla, yüzleşerek anlam kazanır.
Bugün öyle bir hava estiriliyor ki, neredeyse özür dilemesi gerekenler, anlayış bekliyor.
Talep üstüne talep sıralanıyor.
Adeta “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali…
Dün can alanlar, bugün en yüksek perdeden barışı dillendiriyor.
Oysa ne bir pişmanlık, ne bir yüzleşme, ne de bir samimiyet var.
Ve tam da burada sormadan edemiyorum:
“Terörle barış”… Bu iki kelimeyi yan yana getirmek, suya ateş demek gibi.
İkisi aynı cümlede durduğunda, ya barış yaralanır ya da vicdan…
Barış, silahın gölgesinde değil; ancak samimiyetin ve adaletin ışığında yeşerir.
Şimdi bazıları diyor ki: “PKK silah bıraktı.”
Peki ya sınır ötesindekiler?
Bu sessizlik gerçekten bir barış mı, yoksa başka bir hesap mı?
Ben barış kelimesinin herkesin yüreğinde aynı karşılığı olsun isterdim.
Ama bugün görüyorum ki; bu kelime, kimilerinin hafızasında umut, kimilerinin yüreğinde kanayan bir yara.
Birilerinin “çözüm” dediği şey, başkalarının yeniden açılmış kabuğu…
Ben sade bir vatandaşım.
Siyasetle işim yok. Bir kürsüm de yok.
Ama içimde bir vicdan var.
Ve o vicdan, toprağa düşenlerin yok sayıldığı, acıları görmezden gelen, vicdandan yoksun, sadece talep eden bir barışa razı gelmiyor.
Evet, barış istiyorum.
Ama içi boşaltılmış bir kelime değil…
Gerçek bir barış istiyorum.
Sessizlerin sesi olmuş, toprağın altındaki şehitlerin adıyla başlamış bir barış.
Unutmadan, örtmeden, hakikatle yüzleşerek gelen bir barış.
Çünkü barış, sadece bugünü değil, yarını da iyileştirmeli.
Ve gerçek barış, toprağın altındaki sessizlerin rızasını almadan,
gökyüzüne yükselemez.
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci, Yazar
Feryal Kır





















