Kaçak Yapılar ve Deprem Tehlikesi
Elime kahvemi almış, baharın taptaze çiçek kokuları arasında kuşların şen cıvıltılarını dinliyordum. O an, hayatın sakin ritmine küçük bir teşekkür etmek isterken, televizyon ekranı aniden karardı:
İstanbul’da 6.2 büyüklüğünde bir deprem olmuştu.
Bu haber, Anadolu’nun yüzyıllardır taşıdığı bir gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyordu.
Çünkü Anadolu, genç ve hareketli bir kara parçasıdır. Yer kabuğunun sürekli değiştiği, tektonik plakaların birbirini ittiği bu topraklar, her zaman depremlere gebe olmuştur. Depremler bizim için sürpriz değil; jeolojik kaderimizdir.
Ancak insanın doğaya karşı işlediği ihmalkârlık, bu doğal olayı afete dönüştürüyor.
Ölümle dans edercesine, malzemeden çalarak yapılan binalar, kolonları kafasına göre kesen akılsız eller, “hatır gönül” ilişkileriyle ya da tehditle göz yuman yetkililer…
Sonuçta her depremde içimiz yanıyor; canlarımızı, umutlarımızı ve ülke ekonomimizi enkazların altında bırakıyoruz.
Depremler öldürmüyor, binalar öldürüyor.
Bu artık herkesin ezbere bildiği bir gerçek. Japonya örneği her zaman önümüze konuyor: Aynı şiddetteki depremlerde Japonya’da can kaybı sıfıra yakınken, bizde küçük bir sarsıntı bile büyük yıkımlara yol açıyor.
Çünkü onlar bilimin rehberliğinde yapılaşıyor, biz ise göz kararıyla…
Japonya’nın bu konuda elde ettiği başarı, sadece mühendislik ve yapı yönetmelikleriyle değil, aynı zamanda toplumun bilinçlenmesi ve deprem kültürünün yerleşmesiyle de ilgilidir. Biz de bu alanda daha fazla ilerleme kaydedebiliriz. Bunun için hem bilimsel çalışmaları daha ciddiyetle uygulamalı hem de halkı bilinçlendirmeliyiz.
17 Ağustos 1999’da İstanbul’u vuran “büyük deprem”den bu yana tam 26 yıl geçti.
O günden bu yana ne kadar yol aldık dersiniz?
Bir istatistik çıksa, inanın, sonuçlara hiç kimse şaşırmaz. Çünkü sadece korkuyoruz, sonra unutuyoruz.
Kendime sordum:
Peki ya Didim? Biz hazır mıyız?
Deprem anında toplanma alanlarımızı biliyor muyuz?
Didim’in dokusunu oluşturan binalar gerçekten de güncel yönetmeliklere uygun mu?
Yoksa sadece güzel havalarda tatil hayalleri kurarken, toprağın altındaki gerçeği mi görmezden geliyoruz?
Bu sorular kafamda çınlarken, Didim’in sokaklarında ağır ağır yürüdüm.
Eskiden her köşe başında rastladığım yemyeşil tarlalar, bahçeler, boş araziler şimdi çok katlı binalara teslim olmuştu.
Didim’in eski, dingin doğasından geriye neredeyse eser kalmamıştı.
Beton, her boşluğu sinsice yutmuştu.
Özellikle Altınkum sahilinde, bir dönem kaçak yapılarla mücadele etmek için başlatılan çalışmalar umut vericiydi.
Önceki dönem belediye başkanı, büyük bir irade göstererek dükkânları hem görüntü hem de yasal açıdan düzenlemişti.
Altınkum, bir dönem için daha derli toplu, daha nefes alınır bir yer olmuştu.
Ne var ki son iki yılda bu çabaların çoğu boşa gitmiş gibi.
Kaçak eklemeler, yasadışı yapılar yeniden sahneyi almaya başladı.
Belediye kimi zaman ihtar gönderiyor, ama sanki sadece bir formaliteymiş gibi…
Dükkânlar, göz göre göre eski düzensiz hallerine geri dönüyor.
Kaçak yapılar göz göre göre büyüyor; kimi duymuyor, kimi bakmıyor, kimi de ‘bana dokunmayan beton bin yaşasın’ dercesine sessiz kalıyor.
Oysa deprem geldiğinde, binalar öyle bir dokunuyor ki; hem canımız yanıyor, hem de kuşaktan kuşağa aktarılan acılar bırakıyoruz.
İşin en acı tarafıysa, halkın derdini anlatabileceği kapıların aralanmıyor oluşu.
Didim’de yaşanan kaçak yapılaşmaları dile getirmek isteseniz, inanın Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ya da CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e ulaşmak daha kolay.
Başkan Hatice Gençay’a ulaşmak, sıradan bir vatandaş için, sisli bir yolda yürümek gibi: Nerede başlıyor, nerede bitiyor, kimse tam bilemiyor.
Bir yandan Didim’in sokaklarında çöp toplayan başkan görüntüleri servis ediliyor.
Lakin belediyede iş takibi yapmak, randevu almak, bir derdinizi anlatmak çileye dönüşmüş durumda.
Kimin içeri girebileceği, kimin alınmayacağı ise randevu saatine göre değil, bazen konuma, bazen mevkie, bazen o günkü ruh haline göre değişiyor.
Yıllardır Didim’deyim, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorum.
Didim’deki her şey, sosyal medyada paylaşılan o parlak fotoğraflardaki gibi görünüyor; ama ne yazık ki, bu fotoğrafların arkasında duran gerçekler, o kadar da pırıl pırıl değil.
Şehirdeki sorunlar, bir Instagram filtresi gibi duruyor.
Sosyal medya, şehri tanıtmak ve turist çekmek için harika bir araç olabilir, ama gerçeği görmek, sadece paylaşılanlar üzerinden değil, gerçekten orada yaşamaya başlayarak mümkün.
Didim’in problemleri, sadece yerel yönetim değil, toplumsal bilinçle de ilgili. Hep birlikte bu sorunları ele almalı, çözüm için çalışmalıyız.
Bazen öyle doluyorum ki, diyorum ki kendi kendime:
“Al başını, git Ankara’ya… Cumhurbaşkanlığı’ndan ya da CHP Genel Merkezi’nden randevu iste; belki Didim’in derdini daha hızlı anlatırsın!”
Didim’in güzelim dokusu betona teslim olmuşken, deprem gerçeği adeta unutturulmuşken, insan ister istemez hem endişeye hem de öfkeye kapılıyor.
Oysa Didim daha güzel bir geleceği hak ediyor.
Ve bu gelecek, doğasına ve insanına değer veren, bilimin ve vicdanın sesine kulak veren bir anlayışla mümkün olabilir.
Evet, doğru, doğa ile mücadele edemeyiz. Ama yapacaklarımızla felaketi önleyebiliriz.
Ve unutmayalım ki; doğaya sırtını dönen her şehir, gün gelir onunla hesaplaşır.
Kaçak yapılar susarken, biz susmayalım; Didim’i koruyalım.
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Uzmanı
İletişimci Yazar
Feryal Kır





















