Ramazan, çocukluk hatıralarımızda hep farklı bir anlam taşır. O eski iftar sofralarındaki samimiyet, sahur vakitlerindeki heyecan ve mahallenin en yaşlısından en küçüğüne kadar herkesin birbirine gösterdiği hürmet… Bugün dönüp baktığımızda, bu sıcaklığın yerini garip bir soğukluğun aldığını görmek insanın içini burkuyor. Yolda karşılaşılan komşu, komşusunu tanımıyor; “İmdat!” diye bağıran birinin yanından ruhsuz kalabalıklar geçip gidiyor. Yardım ediyor gibi yapıp poz veren, kameralar önünde yardımı reklama dönüştüren bir gerçeklik hâkim.
Eskiden Ramazan, yalnızca oruç tutulan bir ay değil, insanın insanla, vicdanla buluştuğu, yürekleri ısıtan bir zaman dilimiydi. O günlerde evimize Ramazan alışverişi yaparken yoksulu unutmadan, gücümüzün yettiği kadar bir kolide ihtiyacı olana yardım ederdi. İftar sofraları, bir tas çorba, bir parça ekmek, belki biraz hurma ve en önemlisi paylaşımın ruhuyla dolup taşardı. Kapılar kapanmaz, gözler tok, gönüller aç olurdu. Bugün ise büyük sofralar kuruyoruz, çeşit çeşit yemekler hazırlıyoruz ama o eski sıcaklığı yakalayamıyoruz. Sofralar büyüdü; kalpler mi küçüldü?
Nedir gönülleri taşlaştıran, insanı böylesine yozlaştıran? Zengin sofraların, zengin insanlarla doldurulması modern yaşamın bir yansıması mı? Adeta reklam aracı gibi kullanılan bu sofralar, yoksulun nasıl rencide edildiğini düşünmeyi unutturuyor; çoğu kişi Ramazan bilincini hesap etmiyor.
Eskiden teravih namazına gitmek bile ayrı bir heyecandı. Çocuklar caminin avlusunda oynar, büyükler ibadetin huzurunu paylaşırdı. Şimdi camilerde yalnızlık hâkim; gidenler çoğu zaman alışkanlık gereği oraya adım atar gibi. Ramazan gecelerinin o tatlı telaşı, sahurda edilen sohbetler, misafirlikler ve dayanışmalar nereye gitti?
O mum ışığında, gaz lambasının şavkında ne muhabbetler edildi, ne gönüller alındı! O günlerde, psikologların bile iş yapmadığı; gönül alınan, hatır sorulan, acıların paylaşıldığı ve mutluluklara ortak olunurdu.
Ramazan, eskiden yalnızca açlıkla sınanmak değil, aynı zamanda vicdanın tazelendiği bir aydı. İhtiyaç sahipleri sessizce kollanır, kimin neye ihtiyacı varsa fark ettirmeden yardım ulaştırılırdı. Bugün ise yardım, gösterişin bir parçası haline geldi. Bir elin verdiğini diğer elin görmemesi gerekirken, artık herkesin görmesi isteniyor; paylaşımın özü yerini gösterişe bırakmış durumda.
Ellerimizdeki telefonlar önünde yardımlar yapar hale geldik… Sahi, bize ne oldu? Lambanın feri artsa da, kalp gözünün feri sönmüş gibi.
Peki, nerede hata yaptık? Ne değişti de Ramazan’ın sıcaklığı, o eski dokusu yok oldu? Belki de modernleşme bizi hızla yalnızlaştırdı. Ev gezmeleri,komşuların bir araya gelip okuduğu mukabeleler, ortak dualar kayboldu. Komşuluk ilişkileri azaldı; sofralar kalabalıklaştı ama insanlar birbirinden uzaklaştı. Yardım etmek için bile ekranlardan duyurular bekler olduk. Hırsızlık ve yolsuzluklara şahit olduk ki, o duyurulara “acaba doğru mu?” der gibi bakar olduk. Yolda trilyoner dilenciler belirdi, yoksulun sesi duyulmaz oldu. Kalpten yapılan iyilikler azaldı; Ramazan’ın ruhunu unuttuk. Orucu sadece aç kalmak sandık, paylaşmanın sadeliğini, sabrın güzelliğini ıskaladık. Adeta “Oruç tut, ona buna çemkir, kalp kır, istediğin kadar çal çırp, yalan söyle” der gibi olduk.
O eski Ramazanları özlüyoruz; çünkü o zamanlar herkes birbirine destek olurdu. O eski sıcaklığı arıyoruz; eski Türk filmlerini defalarca seyrediyor, tıpkı kaybettiğimiz sevgi, paylaşım ve insanlığı arar gibi izliyoruz. Ramazan’ın yalnızca midelerimizi değil, kalplerimizi de doyurduğu günleri hatırlıyoruz. Belki de en büyük dua şu olmalı: Kaybettiğimiz değerleri yeniden bulmak, Ramazan’ı eski ruhuyla yeniden yaşamak… Çünkü Ramazan, sadece geçmişte güzel değildi; biz onu güzel yaşadığımız için güzeldi.
Güzel olan Ramazan değil; o, Ramazanı insan gibi yaşayan, insanlığı var eden paylaşım ve samimiyettir. O insanlığı bulmadan eski Ramazanları aramak, anlamını yitirmiş bir çaba olacaktır.
Halkla İlişkiler Ve Tanıtım Uzmanı
Yazar
Feryal Kır






















